kanuni dünyaya
o kanuniye hükmetti
HURREM SULTAN
Cadı derler Hürrem Sultan için. Kötü ruhundan, entrikalarından bahsederler. Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman'ı büyüledi, avcunun içine aldı, diye anlatırlar. İyi ama kim bu Hürrem?
Melek mi Şeytan
mı? 
Sağırdı aşkım, kör, dilsiz, hastalıklı... Bir köşesi vardı ki yüreğimin, öyle metruk öyle yalnız, öyle zavallı... Dokununca kanayan bir yara misali saklamıştım sevdamı; kimseleri duymayan, görmeyen, dize gelip acısını dillendiremeyen talihsiz sevdamı... Benim bile duymaktan görmekten kaçındığım, aldırmadığım... Yine de ateş gibi sıcak, su gibi saydam bu bir çift göze bakarken dayanamaz sorardım "Allahım, bir şeytana mı tutuldum ben yoksa bir meleğe mi?"
Polonyalı bir köy papazının kızıydı aslında. Ev işleriyle boğuşmaktan yorgun düştüğü zamanlarda, gözlerini dağların karlı doruklarından ayırmadan, hayaller kurardı. Sıradan yaşamına renk katan tek ayrıntı... Bir gün, vahşetin peşisıra ilerleyen Tatar istilacılar kötlerini bastılar; ne olduğunu anlamadan bir atın sırtında buldu kendini.
Uzun, sıkıntılı bir yolculuk ve sonunda Osmanlı topraklarında, padişah'ın sarayında, onlarca kızın ortasında; harem mi deniyordu buraya? Hayaller böylesine uzağa sürükleyebilirmiydi insanı?
Şaşkınlığını hemen atamadı üzerinden. Bilmediği bir dil konuşuluyor, daha önce bilmediği bir biçimde davranıyordu herkes. Herkes dediği izbandut gibi birkaç adam ve kızlar, kızlar... Süslenen, ipeksi giysiler giyen, tenleri kanayıncaya kadar keselenen, güzel nazenin kızlar. Güneşi içeri almaya yanaşmayan bir dam tepelerinde, hapisanelerin en şatafatlısı... Sıkıntıdan, gamdan boğulacak gibiydi. Ona dokunmalarına, zorlamalarına dayanamıyordu. Eline ne geçse fırlatıyor, yerden yere atıyordu körpe bedenini.
Yıl 1520. Hırçın Slav kızı, yine haremi birbirine kattığı sırada tahta henüz çıkan (ya da çıkmak üzere olan) Süleyman, annesi Hafsa Hatun'la birlikte içeri girdi. Öfkeden deliye dönmüş, sağa sola tekmeler savuran bu çılgın tazeyi ne harem ağası zaptedebiliyordu ne de diğerleri. Süleyman hayran hayran seyretti bir süre. Öfkenin, hırçınlığın böylesine yakıştığı başka kimseyi tanımamıştı daha önce. Mavi gözler, solgun beyaz bir ten, söğüt dalı gibi incecik bir vücut... Güzel mi? Güzellik değil tarifi, başka türlü... Duruşundan, endamından, yüzünden fışkıran zekayla harmanlanmış bir çekicilik daha çok. Yürüyüşü, elini saçına atışı, hatta edepsizliği bie büyülüyor insanı, öylece bakakalıyorsunuz... Sonunda konuştu Süleyman, "İncitmeyin". Gece allayıp, pullayıp padişahın odasına götürdüler onu. Kimse bilmez içerde olanları; Süleyman'ı rereddetti derler, birlikte satranç oynadılar, konuştular derler... Ama aklı başından gitti Süleyman'ın, yüreğinin bir yanı tutuştu. Aleksandra mıydı adı, soyuna atfen "Rutenyalı bakire" manasındaki Roxelena mı? Süleyman, sultanın karşısında olduğuna aldırmadan kahkahalarla odasını çınlatan kıza "Hürrem" dedi. Şen, gülen yani...
Sultan Süleyman'ın çelik bakışlı ela gözleri, uzun boyu ve yapılı vücudu sizi aldatmasın; hem büyük komutanlara yaraşır kararlılığı barındırır ruhunda, he de bir sanatkara yaraşır duyarlılığı... Babası Yavuz Selim sert, incelikten yoksun bir adamdı. Süleyman henüz şeyhzade iken Selim onu baştan aşağı süzmüş, ipekler sıramalar, inciler içindeki oğluna hiddetlenerek "Tahtın varisi böyle süslenirse anası ne yapsın" diye buyurmuştu. Süleyman sırtında yedi düvele meydan okuyan Osmanlı imparatorluğu'nun ihtişamını taşıdığını anlatamamıştı babasına. Güzelden güzellikten anlardı Süleyman. Hürrem'e aşıktı.
Ya Hürrem kimdi? Bencil, haris, hırslı derler doğrudur. Kırk tilki dolşır aklında derler, doğrudur. Kafasına koyduğunu yapar derler, doğrudur. Ama kötümüdür gerçekten? Sevmez mi Süleyman'ı? Elinde oyuncak mı etmiştir koca sultanı? Oysa aklında dolaşan tilkileri unutup, bir dinleseydi yüreğinin sesini... Süleyman hürriyeti, hapsedildiği haremden kurtaracak bir peygamber, narin bedenini incitmeyecek bir yavuklu, ona değer verecek, dinleyecek bir erkek. Güç, iktidar, sevda, aşk, tutku... Onun isteyebileceği herşeydi Süleyman...
ddfdVVe
birlikte geçirdikleri o mutlu geceler sonunda meyvesini verdi. Yüzü al al
oldu Hürrem'in, Tanrı'ya şükürler etti. Koştu Valide Sultan'a, Süleyman'a,
kimi gördüyse müjdeledi. Aşklarını timsali küçük bir bebek geliyordu
saraya. Aniden durdu, düşündü, Bebek mi? "Fatih Yasası" denilen
lanetli kehanetin "Süleyman'ın ilk karısı Mihridevra'dan bir oğlu,
Mustafa'sı var zaten. İmparatorluğun selameti için, taht kavgalarını önlemek
için ölüm gelip oğlunu bulacak, çaresiz" diye bağırdığını duydu
ardından.
Ne dualar etmişti oysa, nasıl yakarmıştı. Olmadı, küçük bir oğlan düştü kucağına, Mehmed. Artık yalnızca aşık bir kadın değildi Hürrem, bir anaydı da. Süleyman'a döndü, "Sana bir varis doğurduğuma göre kölelikten çıktım şimdi. Adetler özgürsün diyor. Ya beni nikahına al, ya da bırak çocuğumla gideyim." Çaresizdi Süleyman, Hıristiyan tebaasından gelen kadın cariyelerle evlenmek mübah sayılmazdı. Ama Ferhad dağları delmiş aşkı için, o bir kualı yıkmış çok mu? "Tamam ama güven sözüme bekle bir müddet" dedi. Mehmed'i Selim izledi, Beyazid, Abdullah, Cihangir ve sonra Mihrimah.
Mihridevran, Süleyman'ın ilk karısı. Bir Çerkez Beyi'nin kızı, öz be öz Türk. Hürrem'in, bir gavurun yani, sarayda giderek artan gücüne kızgın, onu ihmal eden kocasına kırgın... Dayanamadı sonunda "Hain, satılık et, benimle yarışmak mı istiyorsun?" diyerek atıldı Hürrem'in üzerine, yüzünü güzünü tırmaladı, saçalarını yoldu. Tesadüf, o akşam Süleyman Hürrei çağırttı odasına. Ama Hürrem yerine, zehir zemberek bir yanıt geldi: "Satılık bir et parçası olarak Sultan'ın huzuruna çıkmaya layık değilim. Üstelik yüzüm gözüm çizili, kolum bacağım mor, huzurunuza çıkarsam sizin büyüklüğünüzü zedelerim."
Şaşırdı sultan, daha da arzuladı bu asi kadını. Yineledi emrini. Ağlayarak kapaklandı önüne Hürrem, Şehzade Mustafa'nın anasının yaptıklarını anlattı abarta abarta. Sultan celallendi, Mihridevran'ı çağırıp olayı doğrulattı. "Sizin hizmetinize ilk ben girdim, şehzadenizi dünyaya ilk ben getirdim. eğerse bie nebze saygıları varsa size, değil Hürrem, imparatorluğun tüm kadınları boyun eğmeli önümde" diye kükredi Mihridevran. İçinde birşeyler kırıldı Süleyman'ın, kanadı kırık kuş misali inleyen Hürrem'in saçını okşadı. Mihridevran'a yer kalmamıştı kalbinde; tek kadını vardı artık.
Hürremin
yüzüne hınzır bir gülümseme yayıldı, der olayı görenler. "Amacına
ulaştı, Mihridevran'ı etti yerinden".
Valide Sultan ölünce nikah kıyıldı Hürrem'e. İslam dininden gelmeyip de nikah kıyılan ilk padişah karısı olmayı başarmıştı. Ama nikahla bitmiyordu ki iş. Kanuni uzun seferler çıkıp uzaklaştığında, koynuna soğumuş dönüyordu. Onu cezbetmek için türlü oyunlar yapıyor, allanıp pullanıyordu Hürrem. Biliyordu ki, kocasının başına bir iş gelirse kendisinin de onu olurdu. onu bir köşeye atmaya karar verirse, önce oğullarının boynunu vurdururdu. kendi güvenliği demek, oğullarının güvenliği demekti aslında. Anaydı, kaygılıydı, güvencesi bir tek zekasıydı. Aşk mı? Baharın gelip geçiciliğini hatırlayın efendiler, kışı fırtınayı hatırlayın.
Bir İbrahim Paşa vardı, kanuni'nin sırdaşı, sadrazamı, Hürrem'in kuması neredeyse. Bir de Şehzade Mustafa belası. Önce kızı Mihrimah Sultan ve eşi rüstem Paşa'yı yanına alıp bir komplo hazırladı İbrahim'e. Onun ağzından, Avusturya İmparatoru Ferdinand'a itafen bir mektup yazdılar. Güya İbrahim Ferdinand'a işbirliği teklif ediyor, hıristiyanlığını hatırlıyordu yeniden. Süleyman ne diyeceğini bilemedi, ama sonra Hürrem'in alttan alta sıkıştırdığı sözlerin hiddetiyle yanık sesli ibrahim'in türkülerinden mesdolduğu bir gecenin sabahı dilsizlere boğdurdu sevgili arkadaşını.
Şimdi Mustafa kalmıştı. Onu da ortadan kaldırınca kendi çocuklarının önünde uzanacaktı İmparatorluk. Kanuni'nin aklını çelip, sadrazamlığa getirdi suç ortağı Rüstem paşa'yı. Sonra birlikte manisa'da valilik yaparken, yiğitliği, mertliği, cömertliği ile halkın sevgisini kazanan Mustafa'nın kuyusunu kazdılar. Yine bir mektup; bu kez İran şahı Tasmahalp ile Mustafa arasında. Babasını yerinden etmek istiyormuş da Mustafa... Süleyman inanmayacaktı inanmasına da... Konya yolunda kurdu çadırını, Mustafa dört nala geldi çadıra. Babasının yerine, üzerine yedi dilsiz çullandı, nefessiz kaldı. "Baba" diye bir çığlık koptu dudaklarından... Derler ki, yandaki çadırdan kılını kıpırdatmadan izledi oğlunun ölümünü Süleyman...
Hayat bu, Mehmed, Mustafa'dan birkaç ay önce eceliyle göçtüğünden dünyadan, sessiz tabiyatlı Selim yükseldi sehzadeliğe. rahatlamıştı Hürrem. İyi huyluydu Selim, kardeşlerine yeğenlerine kıyamazdı. Ama Hürrem'in ünü de yayılmıştı tüm İmparatorluğa. Kötü ruhluydu, cadıydı, büyücüydü. Nasıl esir etmişti cihanı titreten Süleyman'ı, nasıl kıymıştı yiğit Mustafa'ya. Nefret doluydu, hıristiyan dölüydü. daha önce hiçbir Hıristiyan'ın oğlunun tahta çıktığı görülmüş şey miydi? ya adının sonuna eklenen Sultan ünvanı, hangi padişahın karısına Sulatn denilmişti ki ondan başka? Aldırmadı Hürrem, çocuklarının canını kurtarmaktan mutlu yumuverdi gözlerini 1558 yılının yağmurlu bir akşam üzeri...
Hazırlayan: (c) 2000 Senan Ali Ana Sayfa